Salih’in yanına koşa koşa geldi Berkay.
“Biliyor musun?” dedi. “Müthiş bir şey öğrendim. Aynur Teyze var ya, Özgür’ün gerçek annesi değilmiş.”
Zehra:
“Yalancı...” diye bağırdı hemen. Berkay’ın söylediğinin doğru olup olmadığını bilmiyordu; ama “müthiş” haberleri hep Berkay’ın getirmesine çok öfkeleniyordu. Rıfkı Amcaların köpeği Pirinç’in kaybolduğu haberini de “müthiş bir haber” diye o getirmişti; Pirinç’in bulunduğu haberini de. Yeni müthiş haberin yine onun tarafından verilmesi son derece anlamsızdı. Niye bütün müthiş haberleri Berkay veriyordu?
“Ne diyorsun oğlum sen? Hiç öyle şey olur mu? Özgür’ün Aynur Teyze’ye ‘anne’ dediğini ben kaç kez kendi kulaklarımla duydum.” dedi Salih.
Mustafa fırsatı kaçırmadı:
“Başkasının kulaklarıyla duysaydın çok ‘müthiş’ olurdu zaten.” dedi. “Müthiş” sözcüğüne özellikle vurgu yaptığı Zehra’nın dikkatinden kaçmamıştı.
”Evet yani.” dedi. “Gazeteci gibisin. Bütün müthiş haberler sende.”
Berkay hiçbirine aldırmadı.
“Annemin arkadaşları bizim evde toplanmışlar. Onlar konuşurken duydum. ‘Öz annesi değil; ama ne kadar iyi bakıyor Özgür’e.’ diyordu biri; öteki de onaylıyordu. Hâlâ bizdeler. İsterseniz gidip soralım.”
“Öyle duymuşsan öyledir.” diye kestirip attı Salih. “Gidip sormaya gerek yok.”
“Özgür biliyor mudur bunu?” diye sordu Zehra.
“Bilmiyordur.” dedi Berkay. “Böyle şeyleri çocuklara söylemezler.”
Sonra dördü birden tartışmaya başladılar. Berkay ile Mustafa yeni öğrendikleri gerçeği Özgür’e hemen söylemekten yanaydı; Zehra ile Salih ise bunun büyüklerin karar vereceği bir konu olduğunda diretiyordu. Salih, ötekilerden iki yaş büyük olmanın üstünlüğünü kullanıyor; onları yönlendirmeye hakkı olduğunu düşünüyordu. Bu kararlılıkla,
“Bize düşmez.” dedi. “Bu önemli haberin Özgür’e ne zaman verileceği, babasının bileceği iş.” Sonra da öğrencilerine, zor bir dersi kavratmaya çalışan öğretmen sabrıyla tane tane anlattı. Büyüklerin karar vereceği, önemli bir konuydu bu. Çocuk oyuncağı değildi. Zehra, Salih’i içtenlikle destekledi. Salih gibi düşündüğünden değil, Berkay’ın ilgi odağı olma çabalarına sinirlendiğinden. Mustafa, yalnızca heyecanlı bir an yaşayacağı düşüncesiyle “Açıklayalım.” demişti; ama çok da ısrarcı değildi.
Karar, Salih’in istediği doğrultuda çıktı. Bu önemli konunun açıklanması büyüklere bırakılacaktı. Büyükler ne zaman uygun görürlerse o zaman açıklarlardı. Özgür, “anne” dediği kadının gerçek annesi olmadığını öğrenince çok kötü olabilirdi. Bunu da çocuklar göze almamalıydılar.
Salih herkesi, doğru davranışın bu olduğuna inandırdığını düşünerek gönül rahatlığıyla evinin yolunu tuttu. Zehra veda edip ayrıldı. Mustafa da “İyi akşamlar” dileyip ayrılıyordu ki Berkay kolundan yakaladı onu.
“Dur bakalım. Sen nereye gidiyorsun?”
“Eve...” dedi saflıkla Mustafa.
“Sen gitme. Bizim işimiz bitmedi daha.”
“Yoksa?” deyip sustu Mustafa.
“Tabii ya! Salih Efendi bize bir saat nutuk attı diye vazeçtiğimi mi sandın? Şimdi hemen Özgür’ü arayacağız. Cep telefonun yanında mı?”
“Yanımda.” deyip çıkardı, uzattı telefonunu Mustafa.
“Sen ara.” diye telefonu geri verdi Berkay.
“Ben mi? Niye? Ne diyeceğim ki ben?”
“Onu buraya çağır. Gerisini bana bırak.”
Mustafa pek gönüllü değildi telefon etmeye; ama çekiniyor, korkuyor gibi, Salih’in emrinden çıkmıyor gibi görünmek de istemiyordu. Neler konuştuğunu Berkay’ın duymasını istemediğinden, arkasını dönüp telefonuyla birlikte uzaklaştı.
O sırada Zehra eve gitmekten vazgeçmiş, geri dönüyordu. Berkayların apartmanının köşesinde, Mustafa’nın cep telefonuyla fısır fısır konuştuğunu, Berkay’ın az ötede beklediğini görünce, bu iki kafadarın bir iş çevirdiğini çabucak anladı. Hemen görünmedi onlara. Bir ağacı siper alıp neler olacağını beklemeye karar verdi. Zaten Zehra, Salih’in o kadar ikna edici konuşamasına karşın Berkay’ı düşüncesinden vazgeçirebildiği kanısında değildi. O yüzden geri dönmüştü. Neler olacağını görmek istiyordu.
Telefonunu kapatıp Berkay’ın yanına gelince, “Annesi yemek hazırlıyormuş. Gelmek istemedi Özgür.” dedi Mustafa.
“Gelmiyor mu yani?” diye sordu Berkay.
“Yok, geliyor.” dedi Mustafa. “Annesi izin verdi.”
“Annesi değil ki o!” deyip güldü Berkay.
Biraz sonra Özgür koşa koşa gelirken bir yandan da, “Ne oldu arkadaşlar? Bu saatte niye çağırdınız beni?” diye soruyordu.
“Berkay sana önemli bir haber verecek.” deyip aradan sıyrılmanın yolunu buldu Mustafa.
“Okul gezisi iptal mi oldu yoksa?”
“Hayır, geziyle ilgili değil. Konu başka.”
“Nedir?” dedi Özgür. Merak eder gibi bir hali yoktu. O sırada Zehra da çıktı ağacın arkasından ve yanlarına geldi. Özgür’ü oradan uzaklaştırma, Berkay’ın vermeyi planladığı kötü haberi öğrenmesine engel olma çabasındaydı. Kolundan tutup çekiştirirken, “Şu Türkçe ödevi var ya, ben ne olduğunu tam anlamadım.” diye Berkay’ın konuşmasını önlemeye çalışıyordu.
“Bir dakika!” diye arkalarından koştu Berkay. Vazgeçmeye hiç niyeti yoktu. “Aynur Teyze var ya!” diye bağırdı, gerisini getirmedi, sustu.
“Annemi mi söylüyorsun?” dedi Özgür. Durdu ve geri döndü.
Bir an kekeledi Berkay. “Şey,” dedi. “Evet.” dedi. Sonra, kimsenin engel olmasına fırsat vermemek için bir çırpıda söyledi söyleyeceğini:
“Aynur Teyze senin öz annen değilmiş.”
“Öz anne...” deyip duraladı Özgür.
Zehra, hiçbir şeye engel olamamanın çaresizliği içinde, sessizce “Eyvah!” diye mırıldanıp elini ağzına bastırdı, öylece kaldı. Mustafa sendeledi, bir iki adım geri gitti, durdu. Berkay ise başladığı işi yarım bırakmamak için yineledi:
“Evet. Bugün bizim evde konuşulurken duydum. Aynur Teyze senin öz annen değilmiş.
“Öz anne nedir?” dedi Özgür.
Çocuklar birbirlerinin yüzüne baktılar. Yanıtlanması gereken gerçek bir soru muydu bu? Berkay tam açıklamaya girişecekti ki sorusunu başka bir soruyla genişletti Özgür: “Bizi doğuran kadın mıdır öz annemiz? Yoksa bakıp büyüten, bizimle gülüp bizimle ağlayan kadın mı? Senin ‘Aynur Teyze’ dediğin insan, beni doğurmamış olabilir; ama bu yaşa ve bu boya o getirdi. Kızamık çıkardığımda da, suçiçeği döktüğümde de sabaha kadar başımdan ayrılmadı. Her seferinde doktora, kucağında taşıdı beni. Okuldan iyi bir karne getirdiğimde benimle birlikte ve en az benim kadar sevindi. Babamın aklına bile gelmeyecek pek çok ihtiyacımı o anlar, görür, yerine getirir. Beni her gün yemekleriyle doyuran odur. Yemekleriyle karnımı doyurduğu gibi, sevgisiyle de içimi ısıtır.”
Durdu, bir soluklandı. “Daha sayayım mı?” dedi.
Herkesin sesinin soluğunun kesildiğini görünce, başka bir şey söyleme gereksinmesi duymadı. “İyi akşamlar!” deyip uzaklaştı. Sesinde sitem ve kırgınlık vardı.
Özgür tümden gözden kayboluncaya kadar bekledi Berkay, sonra duyulur duyulmaz bir sesle mırıldandı: “Biliyormuş.”
Başka bir şey demedi.
Çocuk Öyküleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çocuk Öyküleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Ekim 2009 Salı
İNSANLARI DA KÜÇÜLTEBİLİR MİSİN ANNE?
“Anne” dedi Burkay. “İnsanları da küçültebilir misin?”
Annesiyle babası. ‘Yine ne diyor bu çocuk?’ diye soran gözlerle bakıştılar. Babası Numan Bey:
“Neden Burkay’cığım?” dedi. “Neden küçülmesini istiyorsun insanların?”
Burkay’ın acelesi vardı. Kulağı televizyonun sesinde,
“Çünkü...” diye başladı. Söze nereden gireceğini bilemeyince durakladı, biraz düşündü. “Çünkü...” dedi yeniden. “Dün akşam bir rüya gördüm. Çok güzeldi. Herkes benim boyumdaydı. Büyükannelerim, dedelerim ve siz. İkiniz de. Anaokulundaki öğretmenim bile benim boyumdaydı. Hiç kimseye başımı böyle yukarı kaldırıp bakmıyordum.”
Başını kaldırıp nasıl baktığını gösterirken durdu; televizyondan gelen sesi dinledi.
“Bir dakika...” dedi. “Beklediğim çizgi film başlamış. Ben size sonra anlatırım.” Koşarak, televizyonun bulunduğu öteki odaya geçti.
“İnsanları küçültmek mi?” dedi Numan Bey. “Bu da nereden aklına geldi?”
“Aslında ben nereden aklına geldiğini biliyorum.” dedi Şule Hanım. Kocasının soran gözlerle baktığını görünce açıklamaya çalıştı.
“Hani senin gri üzerine pembe çizgili bir kazağın vardı.”
“Doğum günümde annemin hediye ettiği kazak mı? Ondan mı söz ediyorsun?”
“Evet, o.” dedi karısı. “Neyse...” diye geçiştirmeye çalıştı; ama Numan Bey durdurdu onu.
“Yoksa kazağa bir şey mi oldu?”
Şule Hanım’ın sustuğunu görünce ekledi:
“O kazağı çok sevdiğimi biliyorsun. Pahalı bir kazaktı, saf yündü, çok seviyordum ve en önemlisi annemin hediyesiydi. Üstelik iki ya da üç kez giydim şimdiye kadar. Neden biliyor musun? Giymeye kıyamadığım için.”
Karısının konuşmayıp önüne baktığını görünce,
“Eyvah!” dedi. “Bir şey oldu, değil mi?”
“Evet, ne yazık ki!” dedi karısı. “Kötü bir şey oldu. Huriye Hanım onu pamuklu çamaşırlarla birlikte sıcak suda yıkamış.”
Bir süre sustu Numan Bey. Artık öyle bir kazağı olmadığı gerçeğine kendisini alıştırmaya çalıştı.
“O kadar küçülmüş ki bundan sonra o kazağı ancak Burkay giyebilir.”
Güzelim kazağın mahvolmasının sorumluluğu altında eziliyordu. Numan Bey bir süre daha düşündü, sonra yerinden doğrulurken,
“Şimdi anlaşıldı.” dedi.
Şula Hanım, anlamazlıkla baktı.
“Burkay’ın senden istediği şeyin sırrını çözdüm galiba.”
“Nedir?” dedi Şule Hanım. Hâlâ suçluluk duyuyordu.
“Madem kazağı küçülttün insanları da küçültebilirsin diye düşünüyor.”
“Anlamadım.” dedi kadın.
“Çok basit.” dedi Numan Bey. “Kazağı küçültmeyi başardığına göre, insanları da küçültebilirsin diye düşünüyor.”
“Yine neler geçiyor aklından acaba? Niye istiyor ki insanların küçülmesini?”
“İnsanların küçülmesini niye istediği kolay anlaşılabilir de sen asıl bunu nasıl yapacağını düşün.”
“Eyvah!” dedi Şule Hanım. “İş başa düşüyor desene.” Az önceki sıkıntılı havadan çıkmaya çalışıyordu. “Herkesi teker teker çamaşır makinesine sokmam ve çok sıcak suda yıkamam gerekecek.”
İnsanların çamaşır makinelerine kendi boylarında girip küçülmüş olarak çıkmaları çok komik geldi ikisine de. Birlikte güldüler.
“Bunu neden istediğini anladığını söylemiştin.” diye anımsattı Şule Hanım. “Niye istiyor sence?”
“Az önce söyledi ya...” dedi Numan Bey. “Kimseye başını kaldırıp bakmak istemiyormuş. Anlayacağın insanlarla eşit ilişkiler içinde olmak istiyor bizim bücür.”
Annesi de hak verdi Burkay’ın bu isteğine:
“Büyüklerin eğilerek saçını okşadıkları bir ufaklık olmaktan bıkmış demek.”
İzlediği çizgi film bitip de Burkay’ın yanlarına gelmesine kadar gözlerinde canlandırıp eğlendiler oğullarının hayaliyle. Büyükannesiyle el ele tutuşmuş kırlarda koşarken düşündüler Burkay’ı, gülümsediler. Dedesini kucağına almış gezdirirken düşündüler, kahkahayı bastılar. Derken Burkay geldi. O daha bir şey sormadan babası atıldı:
“Ne zaman başlıyoruz insanları küçültme işine?”
“Aaa! Evet.” dedi Burkay. Annesine döndü. Büyük bir ciddiyetle sordu:
“Yapabilir misin anne? Tıpkı kazağı küçülttüğün gibi, insanları da küçültebilir misin?”
Karısı bir şey söylemeden Numan Bey:
“Önce sen söyle bakalım; niye istiyorsun bunu?” diye sordu.
“Dedesiyle birlikte uçurtma uçurmak istiyor anlaşılan.” dedi Şule Hanım. “Ya da büyükannesiyle el ele tutuşup markete gitmek.”
Burkay onların sözlerinin ve gülüşmelerinin bitmesini sabırla bekledi. Sonra küçümser bakışlarla süzdü ikisini de.
“Çocuk gibisiniz.” dedi. “Ne kadar basit şeyler düşünüyorsunuz!”
Annesinin ve babasının gülmemek için dudaklarını ısırdıklarını fark etmedi. Babasına döndü.
“Babacığım,” dedi. “Hani geçen gün, Fethi Amcalar geldiğinde, yeryüzündeki doğal kaynakların insanlara yetmemeye başladığından söz etmiştiniz, anımsadınız mı? Hatta Afrika’da pek çok insanın açlıktan ölmek üzere olduğunu da söylediniz.”
“Evet,” dedi Numan Bey. Şule Hanım da, o da birden ciddileşmişlerdi.
“İşte,” dedi Burkay. “Dün akşam o rüyayı gördükten sonra düşündüm ki bütün insanlar benim boyumda olsa kimse aç kalmaz. Herkes daha az yemekle doyar, daha az kumaşla giyinir. Dünyada var olan besin maddeleri herkese yeter. Kimse de açlıktan ölmez.”
Annesinin de babasının da gözleri doldu. Onlar Burkay’ın onlarla rahat rahat oyun oynamak için insanları küçültmek istediğini sanırken oğulları neler düşünürmüş meğer.
İkisi birden Burkay’ın yanına, yere diz çöktüler. Şimdi Burkay’la aynı boyda olmuşlardı.
“Bak, seninle aynı boydayız.” dedi annesi. Babası da karşısına geçti, büyük bir insana anlatır gibi anlattı:
“Dünyadaki açlığa ve yoksulluğa çare bulmaya çalışman çok güzel. Ama bunun için insanların küçülmesi gerekmez. Var olan kaynaklar bilinçli kullanılsa, insanlar arasında eşit bir paylaşım olsa kimse açlıktan ölmez. Dünyanın zenginliği herkese yeter.”
Sonra Burkay’ı kucaklarına alarak ayağa kalktılar.
“Demin aynı boydaydık. Şimdi de aynı boydayız. Sence hangisi daha iyi?” dedi babası. Burkay çevresine bakındı. Masanın ayaklarıyla aynı boyda olmaktansa her şeye böyle yüksekten bakmak çok daha güzeldi.
“Bu iyi.” dedi.
“Öyleyse yukarıda eşit olmak, aşağıda eşit olmaktan daha güzel.” deyip oğlunun onaylamasını bekledi Numan Bey. Sonra da ekledi:“
Demek ki insanları küçültmemiz değil, seni büyütmemiz gerek.”
Üçü de birbirine sarılmaya çalışınca kolları dolandı. Herkes ötekinin neresi denk gelirse oraya öpücükler kondurmaya başladı.
FEYZA HEPÇİLİNGİRLER.
Annesiyle babası. ‘Yine ne diyor bu çocuk?’ diye soran gözlerle bakıştılar. Babası Numan Bey:
“Neden Burkay’cığım?” dedi. “Neden küçülmesini istiyorsun insanların?”
Burkay’ın acelesi vardı. Kulağı televizyonun sesinde,
“Çünkü...” diye başladı. Söze nereden gireceğini bilemeyince durakladı, biraz düşündü. “Çünkü...” dedi yeniden. “Dün akşam bir rüya gördüm. Çok güzeldi. Herkes benim boyumdaydı. Büyükannelerim, dedelerim ve siz. İkiniz de. Anaokulundaki öğretmenim bile benim boyumdaydı. Hiç kimseye başımı böyle yukarı kaldırıp bakmıyordum.”
Başını kaldırıp nasıl baktığını gösterirken durdu; televizyondan gelen sesi dinledi.
“Bir dakika...” dedi. “Beklediğim çizgi film başlamış. Ben size sonra anlatırım.” Koşarak, televizyonun bulunduğu öteki odaya geçti.
“İnsanları küçültmek mi?” dedi Numan Bey. “Bu da nereden aklına geldi?”
“Aslında ben nereden aklına geldiğini biliyorum.” dedi Şule Hanım. Kocasının soran gözlerle baktığını görünce açıklamaya çalıştı.
“Hani senin gri üzerine pembe çizgili bir kazağın vardı.”
“Doğum günümde annemin hediye ettiği kazak mı? Ondan mı söz ediyorsun?”
“Evet, o.” dedi karısı. “Neyse...” diye geçiştirmeye çalıştı; ama Numan Bey durdurdu onu.
“Yoksa kazağa bir şey mi oldu?”
Şule Hanım’ın sustuğunu görünce ekledi:
“O kazağı çok sevdiğimi biliyorsun. Pahalı bir kazaktı, saf yündü, çok seviyordum ve en önemlisi annemin hediyesiydi. Üstelik iki ya da üç kez giydim şimdiye kadar. Neden biliyor musun? Giymeye kıyamadığım için.”
Karısının konuşmayıp önüne baktığını görünce,
“Eyvah!” dedi. “Bir şey oldu, değil mi?”
“Evet, ne yazık ki!” dedi karısı. “Kötü bir şey oldu. Huriye Hanım onu pamuklu çamaşırlarla birlikte sıcak suda yıkamış.”
Bir süre sustu Numan Bey. Artık öyle bir kazağı olmadığı gerçeğine kendisini alıştırmaya çalıştı.
“O kadar küçülmüş ki bundan sonra o kazağı ancak Burkay giyebilir.”
Güzelim kazağın mahvolmasının sorumluluğu altında eziliyordu. Numan Bey bir süre daha düşündü, sonra yerinden doğrulurken,
“Şimdi anlaşıldı.” dedi.
Şula Hanım, anlamazlıkla baktı.
“Burkay’ın senden istediği şeyin sırrını çözdüm galiba.”
“Nedir?” dedi Şule Hanım. Hâlâ suçluluk duyuyordu.
“Madem kazağı küçülttün insanları da küçültebilirsin diye düşünüyor.”
“Anlamadım.” dedi kadın.
“Çok basit.” dedi Numan Bey. “Kazağı küçültmeyi başardığına göre, insanları da küçültebilirsin diye düşünüyor.”
“Yine neler geçiyor aklından acaba? Niye istiyor ki insanların küçülmesini?”
“İnsanların küçülmesini niye istediği kolay anlaşılabilir de sen asıl bunu nasıl yapacağını düşün.”
“Eyvah!” dedi Şule Hanım. “İş başa düşüyor desene.” Az önceki sıkıntılı havadan çıkmaya çalışıyordu. “Herkesi teker teker çamaşır makinesine sokmam ve çok sıcak suda yıkamam gerekecek.”
İnsanların çamaşır makinelerine kendi boylarında girip küçülmüş olarak çıkmaları çok komik geldi ikisine de. Birlikte güldüler.
“Bunu neden istediğini anladığını söylemiştin.” diye anımsattı Şule Hanım. “Niye istiyor sence?”
“Az önce söyledi ya...” dedi Numan Bey. “Kimseye başını kaldırıp bakmak istemiyormuş. Anlayacağın insanlarla eşit ilişkiler içinde olmak istiyor bizim bücür.”
Annesi de hak verdi Burkay’ın bu isteğine:
“Büyüklerin eğilerek saçını okşadıkları bir ufaklık olmaktan bıkmış demek.”
İzlediği çizgi film bitip de Burkay’ın yanlarına gelmesine kadar gözlerinde canlandırıp eğlendiler oğullarının hayaliyle. Büyükannesiyle el ele tutuşmuş kırlarda koşarken düşündüler Burkay’ı, gülümsediler. Dedesini kucağına almış gezdirirken düşündüler, kahkahayı bastılar. Derken Burkay geldi. O daha bir şey sormadan babası atıldı:
“Ne zaman başlıyoruz insanları küçültme işine?”
“Aaa! Evet.” dedi Burkay. Annesine döndü. Büyük bir ciddiyetle sordu:
“Yapabilir misin anne? Tıpkı kazağı küçülttüğün gibi, insanları da küçültebilir misin?”
Karısı bir şey söylemeden Numan Bey:
“Önce sen söyle bakalım; niye istiyorsun bunu?” diye sordu.
“Dedesiyle birlikte uçurtma uçurmak istiyor anlaşılan.” dedi Şule Hanım. “Ya da büyükannesiyle el ele tutuşup markete gitmek.”
Burkay onların sözlerinin ve gülüşmelerinin bitmesini sabırla bekledi. Sonra küçümser bakışlarla süzdü ikisini de.
“Çocuk gibisiniz.” dedi. “Ne kadar basit şeyler düşünüyorsunuz!”
Annesinin ve babasının gülmemek için dudaklarını ısırdıklarını fark etmedi. Babasına döndü.
“Babacığım,” dedi. “Hani geçen gün, Fethi Amcalar geldiğinde, yeryüzündeki doğal kaynakların insanlara yetmemeye başladığından söz etmiştiniz, anımsadınız mı? Hatta Afrika’da pek çok insanın açlıktan ölmek üzere olduğunu da söylediniz.”
“Evet,” dedi Numan Bey. Şule Hanım da, o da birden ciddileşmişlerdi.
“İşte,” dedi Burkay. “Dün akşam o rüyayı gördükten sonra düşündüm ki bütün insanlar benim boyumda olsa kimse aç kalmaz. Herkes daha az yemekle doyar, daha az kumaşla giyinir. Dünyada var olan besin maddeleri herkese yeter. Kimse de açlıktan ölmez.”
Annesinin de babasının da gözleri doldu. Onlar Burkay’ın onlarla rahat rahat oyun oynamak için insanları küçültmek istediğini sanırken oğulları neler düşünürmüş meğer.
İkisi birden Burkay’ın yanına, yere diz çöktüler. Şimdi Burkay’la aynı boyda olmuşlardı.
“Bak, seninle aynı boydayız.” dedi annesi. Babası da karşısına geçti, büyük bir insana anlatır gibi anlattı:
“Dünyadaki açlığa ve yoksulluğa çare bulmaya çalışman çok güzel. Ama bunun için insanların küçülmesi gerekmez. Var olan kaynaklar bilinçli kullanılsa, insanlar arasında eşit bir paylaşım olsa kimse açlıktan ölmez. Dünyanın zenginliği herkese yeter.”
Sonra Burkay’ı kucaklarına alarak ayağa kalktılar.
“Demin aynı boydaydık. Şimdi de aynı boydayız. Sence hangisi daha iyi?” dedi babası. Burkay çevresine bakındı. Masanın ayaklarıyla aynı boyda olmaktansa her şeye böyle yüksekten bakmak çok daha güzeldi.
“Bu iyi.” dedi.
“Öyleyse yukarıda eşit olmak, aşağıda eşit olmaktan daha güzel.” deyip oğlunun onaylamasını bekledi Numan Bey. Sonra da ekledi:“
Demek ki insanları küçültmemiz değil, seni büyütmemiz gerek.”
Üçü de birbirine sarılmaya çalışınca kolları dolandı. Herkes ötekinin neresi denk gelirse oraya öpücükler kondurmaya başladı.
FEYZA HEPÇİLİNGİRLER.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)